Bazı Halk Hikâyeleri ve Mesnevilerin Kısa Özetleri
FERHAT İLE ŞİRİN: Ferhat, nakkaşlık yapan, Şirin’e sevdalı yiğit bir delikanlıdır. Saraylar süsler, fırçasından dökülen zarafetin Şirin’e olan duygularının ifadesi olduğu söylenir.
Amasya Sultanı Mehmene Banu’ya, kız kardeşi Şirin için, dünürcü gönderir Ferhat. Sultan; Şirin’i vermek istemediği için olmayacak bir iş ister delikanlıdan. “ Şehir'e suyu getir, Şirin'i vereyim” der, demesine de su, Şahin kayası denen uzak mı uzak bir yerdedir.
Ferhat'ın gönlündeki Şirin aşkı bu zorluğu dinler mi? Alır külüngü eline, vurur kayaların böğrüne böğrüne. Kayalar yarılır, yol verir suya. Zaman geçtikçe açılan kayalardan gelen suyun sesi işitilir sanki şehirde. Mehmene Banu, bakar ki kız kardeşi elden gidecek, sinsice planlar kurarak bir cadı buldurur, yollar Ferhat’a. Su kanallarını takip edip, külüngün sesini dinleyerek Ferhat’a ulaşır. Ferhat’ın dağları delen külüngünün sesi cadıyı korkutur korkutmasına da, acı acı güler sonra da. “Ne vurursan kayalara böyle hırsla, Şirin'in öldü. Bak sana helvasını getirdim” der. Ferhat bu sözlerle beyninden vurulmuşa döner. “Şirin yoksa dünyada yaşamak bana haramdır” der. Elindeki külüngü fırlatır havaya, külüng gelir başının üzerine bütün ağırlığıyla oturur. Ferhat'ın başı döner, dünyası yıkılmıştır zaten “ŞİRİN !” seslenişleri yankılanır kayalarda.
Ferhat'ın öldüğünü duyan Şirin, koşar kayalıklara bakar ki Ferhat cansız yatıyor. Atar kendini kayalıklardan aşağıya. Cansız vücudu uzanır Ferhat'ın yanına.
Su gelmiştir, akar bütün coşkusuyla, ama iki seven genç yoktur artık bu dünyada. İkisini de gömerler yan yana. Her mevsim iki mezarda da birer gül bitermiş, sevenlerin anısına, ama iki mezar arasında bir de kara çalı çıkarmış. iki sevgiliyi, iki gülü ayırmak için.
KEREM İLE ASLI: İsfahan şahının (padişahının) oğlu Ahmet Mirza (Kerem), şahın hazinedarı Ermeni keşişin kızı Aslı’ya aşık olur. Ne var ki din ayrılığı yüzünden onunla evlenmesi olanaksızdır; çünkü bunu kızın babası Keşiş istememektedir. Kızını da alarak ailesini kaçırır.
Kerem arkadaşı Sofu Kardeş ile birlikte ilden ile kaçan keşişin ve Aslı’nın ardına düşer. Uzun yolculuklar yapar.. Tüm yolculuklar boyunca Kerem arkadaşı Sofu’yla birlikte Türkiye’nin Kars, Van, Erzurum, Erzincan, Ankara, Sivas, Kayseri, vb illerini gezer. Bugünkü sınırlan dışında Hoy, Gence, Tiflis, Revan, vb yerlere ulaşır. Anadolu’nun birçok yerinde, hanlarda, kahvelerde şiirler söyler; yollara, dağlara, akarsulara (Sultan Dağı, Süphan, Nemrut, Kızılırmak, Murat Suyu, vb), hayvanlara (turnalar, ceylanlar, vb), Aslı’ya benzettiği güzellere şiirler söyleyerek derdini anlatır, sevisini sorar.
Aslı’yı yakından görebilmek için kızın annesine bütün dişlerini çektirir. Birçok güç durumdan da halk âşığı olduğu için kurtulmayı başarır.
Hikâyeye olağanüstü öğeler de karışır; iki sevgilinin doğumları bir dervişin verdiği sihirli elmayla olur. Zorda kalan Kerem’i Hızır kurtarır. Dağlar, ırmaklar o şiir söyleyince geçit verir. Delikanlıyı sınamak için tabuta giren biri ona oyun edenlerle birlik olduğu için can verir. Kerem ceylanlarla, Gemibeli denen, Nuh’un gemisinin bulunduğu bir yerde bir kurukafayla konuşur…
Tüm bu yolculuklar sırasında Halep paşasıyla tanışır. Derdini anlatır. Onun sevgisini kazanır. Paşanın emriyle keşiş de ikna olur. Kerem Aslı’yla evlenir.
Ancak keşiş, bu evlenme işine yine pek razı değildir. Bunun için de bir cinlik düşünür. Düğün gecesi kızına giydirdiği gömleğe büyü yapar. Gömleğin düğmeleri ne yapılırsa yapılsın, açılmayacaktır. Nitekim de öyle olur. Kerem, gerdeğe girdikten sonra Aslı’nın gerdek gömleği bir türlü çıkarılamaz. Kerem düğmeleri açarken, bir yandan düğmeler kapanır. Bir türlü işin içinden çıkamazlar. Bunun için de bir ah çekince birdenbire ağzından çıkan alevle yanarak ölür.
Aslı ne olup bittiğinin şaşkınlığını yaşarken sevgilisinin külleri arasında kalmış kıvılcımla o da saçlarından tutuşup can verir.
LEYLA İLE MECNUN: Leyla ve Kays (Mecnun’un asıl adı) ilkokul yıllarında birbirlerine aşık olmuşlardır. Kısa zamanda her yere yayılan bu aşkı duyan annesi Leyla’yı okuldan alır ve Kays’la görüşmesini yasaklar. Ayrılık ıstırabıyla mahvolan Kays, halk arasında Mecnun diye anılmaya başlar. Bu sevda yüzünden çöllere düşen Mecnun’a birçok kişi Leyla’yı unutmasını söyler; ancak onun için kainat artık Leyla’dan ibarettir ve hiçbir şekilde bu aşktan vazgeçmez. Hatta babası onu bu dertten kurtulmak üzere Allah’a yakarması için Kabe’ye götürür; ama o tam tersine derdinin artması için dua eder. Hem Leyla’nın hem Mecnun’un halleri gittikçe perişan bir hâl almaktadır. Başkasıyla nikahlandırılan Leyla, kocasından kendisini uzak tutmak için bir hikaye uydurur ve bir süre sonra adam ölür. Bu sırada Mecnun çöldedir ve aşkın bin bir tülü cefasıyla yoğrulmaktadır, dünyayla bütün bağlantısı kesilir ve sadece ruhuyla yaşar hale gelir. Leyla’nın vücudu da dahil olmak üzere bütün maddi varlıklarla ilişkisi bitmiştir. Birgün Leyla çölde onu bulur ama Mecnun onu tanımaz ve “Leyla benim içimdedir, sen kimsin?” der. Onun eriştiği mertebeyi anlayan Leyla gider ve bir süre sonra ölür. Onun ardından da Mecnun hayata veda eder, böylece ruhları hakiki kavuşmayı yaşar.
Bu hikayenin sonunda; seven ve sevilen bir olmuşlardır. Aşık kendini madde dünyasından tamamen soyutlamayı başarmış ve sevdiğine ulaşmıştır. Bu noktadan sonra seven ve sevilen diye iki farklı kişiden bahsetmekte yanlıştır; ruhlar ilahi visale (ilahi kavuşmaya) ulaşmışlardır. Bu yüzden artık Mecnun sevdiğini kendinden dışarıda aramamaktadır, bu dünyayı onun yeri kabul etmemektedir. Bu mesnevide Fuzuli, dünyevi aşkı bir basamak olarak kullanıp onun üstünden maddeden ayrılıp tamamen ruha ait olan ilahi aşkı anlatır.
ARZU İLE KAMBER:
Birbirlerini kardeş sanarak büyüyen iki zavallı gencin aşkını anlatan bir 17. yüzyıl Türk halk hikayesi: Arzu ile Kamber’den…
Geçmiş zamanlarda bir kervan, yolda eşkıya baskınına uğrar ve bu baskından sağ kurtulan yalnızca sandığın içine saklanan küçük bir erkek çocuğu olur.
Çoban Ahmet adında biri, sandığın içinde bu çocuğu bulur ve bir erkek evladı olmadığı için bu çocuğu evlat edinir. Ona Kamber adını verir. Ahmet’in Kamber yaşlarında Arzu adında bir kızı vardır, birbirlerini kardeş sanan iki çocuk birlikte büyürler.
Kamber bir gün okuldan eve dönerken yaşlı bir kadından Arzu ile aslında kardeş olmadıklarını öğrenir. İki genç zamanla birbirine sevdalanır. Sevdalıları gören Arzu’nun annesi ise onların birlikte olmalarını istemez. Kamber şehirde bir ağanın yanında çalışmaya başlar. Ağanın oğlu da şans eseri Arzu’yu görür ve ilk görüşte genç kıza tutulur, onunla evlenmek ister. Babasını Arzu’yu istemeye gönderir, Ahmet de kızını bu varlıklı aileye gelin verir. Olan biteni duyan Kamber ise dayısı Araz Bey’in yanına gider ve yardım ister. Dayısı Arzu’yu kaçırması için Kamber’in yanına kendi atıyla birlikte kırk atlı verir. Uzaktan atlıların geldiğini gören anne, soluğu mezarlıkta alır ve ağlamaya başlar. Onu gören Kamber üvey annesine ne olduğunu sorar, Arzu’nun öldüğü cevabını alır. Bu acı haberle kendinden geçen Kamber kendini dağa taşa vurur. Bir zaman sonra Arzu’nun mezarını ziyarete gider ama orada genç kızın mezarını bulamaz. Oradaki çiftçilere Arzu’nun mezarını sorar, onlar da Arzu’nun yaşadığı haberini verirler. Arzu o esnada ağanın oğluyla evlendirilmektedir. Düğün evine giden Kamber'i herkes tanımazlıktan gelir, Kamber de hepsine beddua eder. Kamber’in bedduası tutmuştur. Düğünden sonra gelini taşıyacak olan atların hepsinin beli kırılır. Sadece Kamber’in atı sağlamdır, zaten o da Kamber’den başkasını yanına yanaştırmaz.
Kamber atı tutar ve Arzu’yu bindirir. Arzu atı mahmuzladığında at Kamber’in ayağına basar ve çizmesi kanla dolar. Silmek için bir mendil uzatır Arzu Kamber’ine. Kamber Arzu’yu öpüp oradan uzaklaşır. Arzu ise ağanın evine gelin gitmiştir gitmesine ama Kamber’in bedduası damadı bulur ve ağanın oğlu ölür. Aşkından diyar diyar gezen Kamber ise vaktinin geldiğini hissedip Arzu'nun dizinin dibinde ölmek ister ve şehre geri döner. Arzu'nun yanına varır. Çok yorgun olduğunu söyleyerek kızın dizine yaslanır.
Sabaha kadar bekleyen Arzu, Kamber'in öldüğünü nihayet anlar. Kamber'in ölümüne dayanamayan Arzu ölmek ister ve dileği kabul olur. Kızın babasıyla beraber Arzu'yu aramaya çıkan annesi ise bir gül ağacının dibinde bulur âşıkları.
Olan biteni kızın babasına anlatır anne. Sinirlenen baba, anneyi oracıkta öldürür. Zavallı aşıklar defnedilir. İkisinin de mezarlarının üzerinde birer gül biter ancak aralarına giren karaçalının yüzünden kavuşamazlar.
TAHİR İLE ZÜHRE: Eski zamanda zengin, güçlü ve şöhretli bir Padişah varmış. Bu padişahın malı, mülkü yani her şeyi varmış. Ama padişahın soyun ve tahtını sürdürecek bir çocuğu olmuyormuş. Padişah doktorlara gitmiş, adaklar adamış yine de çocuğu olmamış. Bunlardan fayda göremeyince, kendisini eğlenceye vermiş. Padişahın veziri de aynı dertten mustariptir. Padişah vezirin kendine önerdiği diyar diyar çare aramayı kabul eder. Vezirle beraber yollara düşerler. Bir ağacın altında yaşlı bir dervişle karşılaşırlar. Derviş padişah ve vezirin dertlerini anlar ve koynundan çıkardığı bir elmayı ikiye bölüp verir. İkisinin birer çocuğu olacağını; birinin kızı olacağını; adını Zühre koymalarını; birinin de bir oğlu olacağını adını Tahir koymalarını ve bunların birbiriyle evlenmelerini tembih eder. Bunları ayırmaya kalkanların başlarının dertten kurtulamayacağını da ekledikten sonra kayıplara karışır. Padişahla veziri ülkelerine geri dönerler.
Dokuz ay on gün sonra padişahın bir kızı, vezirin de bir oğlu olur. Bunlar öyle bir ağlarlar ancak yan yana gelince ağlamayı keserler. İkisini sarayda aynı odaya yerleştirip birlikte büyütürler. En tanınmış hocalardan ders alırlar. Her şeyi beraber uyum içinde yaparlar. Güzel bir çocukluk geçirirler. Fakat on yaşında Zühre Tahir’e bazı hisler beslemeye başlar ve uyurken Tahir’i öper. Tahir kardeş olduklarını sandığı için çok sinirlenir. Zühre o kadar üzülür ki, Allah´a kendisinin beslediği sevginin yarısını Tâhir’e vermesi için dua eder. Tahir’de Zühre’ye âşık olur. Birbirlerine maniler söyleyerek anlaşırlar. Her şey böyle iyi giderken Zühre’nin annesi kızını bir vezirin oğluyla değil, bir padişahla evlendirmek istemektedir. Tahir ile Zühre’nin bu aşkını da Zühre’nin annesine bildiren Karadiken adlı zenci köledir. Padişah her ne kadar kızını Tahir’le evlendirmek istese de karısı Beliboncuk adlı büyücüden aldığı büyülü şerbet içirerek Padişah’ı bu fikrinden caydırırlar. Padişah Tahir'den soğur ve onu saraydan kovar. Tahir’in anne ve babası da öldürtülür. Tahir bu olayın acısıyla kendisini yollara vurur. Avare avare dolaşmaktadır dağlarda.
Tahir bir gün bahçıvanbaşıyla karşılaşır. Bahçıvanbaşı olan biteni Tahir’e anlatır. Tahir Zühre’nin onun için özel olarak yaptırılan Billur Köşk’te olduğunu öğrenir ve oraya gider. Maniler, türküler söyleyerek sitem eder. Zühre de olayları dadısından öğrenir ve her şeyi Tahir’e açıklar. Karadiken bunları görünce yine padişaha haber verir. Padişah da askerlere Tahir’i yakalatıp Mardin Kalesi’ne hapse gönderir. Bu kalede Tahir türlü işkenceler görür, türlü eziyetler. Yedi yıl burada geçer. Zühre de içine kapanır. Bir gün Mardin’e giden bir kervandaki Keloğlan aracılığıyla Tahir’e bir mektup gönderir. Tahir bunun üzerine Allah’a dua eder ve kendisini zindandan kurtarmasını ister. Duası kabul olur zindanın açılan kapısından siyah atıyla Hızır gelir ve onu atına alıp, o uyurken Zühre’nin köşkünün önüne bırakır. Kırk gün boyunca Zühre Tahir’i konağa alır. Çok eğlenirler. Fakat Karadiken bunları yine görür ve yine padişaha söyler. Padişah da üzerine asker salar. Fakat Tahir hepsini öldürünce Padişah oyuna başvurur ve Tahir’e teslim olursa düğünlerini yapacağını söylence o da teslim olur. Ama padişah onu bir sandığa hapsedip Şat Nehri’ne atar. Şat Nehri kenarında hüküm süren çöl beyinin üç kızı Zühre'nin arkadaşıdır. Kızlar Tahir’i kurtarırlar. Üçü de Tahir’e aşık olurlar. Tahir’de bunu anlayınca oradan kaçar ve aksakallı pirin de yardımıyla ülkesine döner. Bu sırada Zühre bir padişaha verilmiş, düğün hazırlıkları yapılmaktadır.
Tahir, âşık kılığına girerek düğün evine varır. Burada herkesle mani atışmaları yapar kimse baş edemez onunla. Zühre burada Tahir’i görür ve çok sevinir. Düğün hamamı günü kaçmaya karar verirler. O gün Tahir yol başında iki atla bekler. Ama Karadiken onları görür ve yine padişaha haber verir. Tahir yine yakalanır. Padişah ona içinde Zühre geçmeyecek bir türkü söylemesini ister. Ama o yapamaz. Padişah da Tahir parça parça ettirir. Bunu duyan Zühre de Tahir’in yanı başında can verir. Zühre’ye aşık olan ve bunca kötülüğü bunun için yapan Karadiken de kendisini öldürür. Zühre’nin anne babası da bu acıya dayanamayıp yere yıkılır ve ölürler.
Tahir ile Zühre’yi yan yana mezarlara koyarlar. Baş uçlarına da Karadiken adlı köle gömülür. Zühre’nin mezarının üstünde bir pembe gül, Tahir’in mezarının üzerinde ise bir kırmızı gül biter. Karadiken’in mezarında ise kara bir diken çalısı biter. Bu çalı bu güllerin kavuşmasını engeller. Burayı ziyaret eden her âşık çalıyı keser ama o yeniden çıkar.
HÜSN Ü AŞK: Sevgioğulları (Benî Mahabbet) adında bir Arap kabilesi bulunur. Bir gece bu kabilede bir kız ve bir erkek doğar. Oğlana Aşk, kızına Hüsn adını verirler ve nişanlanırlar. Okuma zamanı gelince ikisi de edep mektebine giderler, bu mektepte Mollâ-yı Cünûn adında ulu bir hoca vardır. Bu sırada Hüsn, Aşk’a âşık olur. İkili zaman zaman anlam mesiresine giderler, dolaşırlar ve sohbet ederler. Bu mesire yerinde her şeyi bilen büyük bir zat olan Suhan adında bir mihmandar vardır. Ancak Hayret adında güçlü bir kişi, Hüsn ve Aşk’ın buluşmasına engel olur. Bir süre Suhan üzerinden mektuplaştılar. Aşk’ın Gayret adında bir lalası vardır ve sonunda Aşk’ın gidip aşiret büyüklerinden Hüsn’e sorması konusunda ikisi anlaşırlar. Aşiretin ileri gelenleri Aşk’ın bu isteğiyle dalga geçerler ve Hüsn’le tanışmak istiyorsa yurda gidip Kimya almasını söylerler. Ayrıca yolun ne kadar zor ve korkunç olduğunu da anlatıyorlar. Sevmek; Yolda devler, cinler ve cadılarla karşılaşacak ve bir ateş denizinden geçmek zorunda kalacaktır. Aşk ve Gayret, Gönül yurduna doğru yola çıkarlar ve nice dertlerden geçerler. Suhan onları her durumda kurtarır. Mutlu sonla biten hikâyede, Aşk’ın Hüsn’ü kendinden ayrı düşünmesi onu yoldan çıkarır. Aslında Aşk Hüsn’dür, Hüsn Aşk’tır, birlikte düalite olmaz mesajı aslında birliktir. Kahramanların ve yerlerin isimlerinden hikâyenin sonuna kadar hemen hemen her unsurun tasavvufi bir anlamı vardır. Hüsn ile aşk, seven ve sevilen, yani mutlak (Allah) ve derviş; adab, tekke; Akıl hocası Munlâ-yi Cünûn; Gönül şehri, Allah’ın arşı olan kalbin ve orada yapılan seferin, çile dolu aşk mücadelesinin simgesidir. Bu nedenle Hüsn ü Aşk tasavvuf edebiyatı açısından oldukça önemli bir eserdir.
HÜSREV Ü ŞÎRÎN: Hüsrev ü Şîrîn, şairin başlayıp bitiremediği iki eserinden birincisi ve tek mesnevisidir. Bütün şair tezkireleri eserden övgüyle söz ederler. Şairin eserleri arasında Hüsn ü Dil’i en üstün mevkide gören Gelibolulu Âlî de Hüsrev ü Şîrîn’i Dîvân’ından daha tercihe şayan bulur (İsen 1994: 174). Âhî’nin bu mesnevisi, zamanının tezkire yazarlarının takdirini kazanmakla kalmamış, devrin padişahı Yavuz Sultan Selîm’in dahi dikkatini çekerek övgüsüne mazhar olmuştur. Kaynaklarda bildirildiğine göre Âhî, eserini gören Nakşibendî şeyhi Mahmûd Çelebi’nin, Hüsrev’in Hz. Muhammed’in mektubunu yırtan bir hükümdar olduğu için onun hikâyesini yazmanın caiz olmayacağını söylemesi üzerine bu mesneviyi tamamlamamıştır (Âşık Çelebi 1971: 52a-52b; Kınalı-zâde 1989: 193-195; İsen 1994: 174; Riyâzî: 24b). Sehî Bey ise diğer kaynakların aksine şairin bu eseri yarım bırakmasını ihmalkârlığına bağlar (Sehî 1325: 108). Kaynaklarda Âhî’nin Hüsrev ü Şîrîn’i yarım bıraktıktan sonra oradaki bazı beyitleri Hüsn ü Dil’inde kullandığı da belirtilmektedir ki gerçekten de her iki eserde aynen bulunan 37 beyit vardır. Eser, Şeyhî’nin Hüsrev ü Şîrîn’i ile aynı kalıpta (mefâ'îlün mefâ'îlün fe'ûlün) yazılmıştır. Âhî ve onun Hüsrev ü Şîrîn’i üzerine yazılan yazılarda nüshalarının bilinmediği veya bulunmadığından bahsedilmekteydi. Sonradan eserin Afyon Gedik Ahmet Paşa İl Halk Kütüphanesi, 18061/2 ve Millî Kütüphane, Yz. FB 471/2 numarada olmak üzere iki nüshası tespit edilmiştir. İki nüshanın kullanılmasıyla ortaya çıkan tenkitli metindeki (Köksal 1998) beyit sayısı 622’dir. Aynı olaylar Şeyhî’nin eserinde yaklaşık 540 beyitte anlatılmıştır. Eserde 45 beyitlik tevhid bölümü dışında -muhtemelen tamamlanmamış olmasından dolayı- münâcât, na‘t, dört halifeye övgü, padişaha övgü ve telif sebebi gibi klâsik bölümler mevcut değildir.
Olay özetle şöyledir: Nûşinrevân’dan sonra tahta geçen Hürmüz, çocuğunun olmamasına çok üzülmektedir. Kurbanlar kesip adaklar adadıktan sonra nihayet bir erkek evlâda kavuşur. Adını Hüsrev-i Pervîz koyarlar. Hürmüz, Hüsrev’i yetiştirilmesi için devrin en iyi hocalarından Büzürgümmîd’in ellerine teslim eder. Büzürgümmîd, Hüsrev’i en iyi şekilde yetiştirir. Hüsrev'in arkadaşlarıyla ava gittiği bir gün babasına onun hakkında bir atının ekinleri çiğnediği, kölesinin bir bağdan koruk çaldığı ve içip eğlenerek taşkınlık yaptıkları yolunda şikâyetler gider. Adalet konusunda kimseye tavizi olmayan Hürmüz ekin ve bağ sahibinin zararlarını tazmin ettirir. Hüsrev’in cezası ölümdür. Hüsrev, “siyaset meydanı”na elleri bağlı ve sırtında kefeni olduğu halde getirilir. Şehrin saygın kişileri Hürmüz’e Hüsrev’i affetmesi hususunda ricacı olurlar. Hüsrev de pişmanlığını bildirerek tövbe edince Hürmüz oğlunu bağışlar. Hüsrev bir ibadethanede ibadet ettikten sonra uyuyakalır. Rüyasında gördüğü atası Nûşinrevân ona Şebdîz adlı çok süratli bir at, usta bir çalgıcı, bir taht ve bir sevgili olmak üzere dört nesneye sahip olacağını söyler. Hüsrev'in arkadaşı akıllı ve iyi bir ressam olan Şâbûr bu rüyayı hayra yorar ve ona Türkistan’da Kûhistân denen yerde yaşayan, Ermen hükümdarı olan bir kadının veliaht kızı Şîrîn’den bahseder. Hüsrev, Şâbûr'un anlattığı Şîrîn’e âşık olur ve ondan Şîrîn’i getirmesini ister. Rahip kılığına bürünen Şâbûr, Şîrîn’in yaşadığı yayladaki kiliseye giderek Şîrîn hakkında bilgi alır. Hüsrev’in bir resmini yaparak Şîrîn’in geçeceği yol üstündeki bir ağacın dalına asar. Şirîn resmi görür ve çok hoşuna gider. Şîrîn’in arkadaşları, âşık olmasından korkarak hemen resmi saklarlar. Şîrîn’e de bunun bir dev hilesi olduğunu söyleyerek onu oradan uzaklaştırırlar. Şâbûr ertesi sabah da Şîrîn’in yolu üzerindeki bir ağaca dalına Hüsrev’in bir başka resmini asar. Şîrîn artık resimdeki kişiye âşık olmuştur. Aynı durum üçüncü defa tekrarlanır. Âhî’nin mesnevisi burada bitmektedir.
Âhî’nin Hüsrev ü Şîrîn’i konunun bütünüyle ele alınışı bakımından Şeyhî’nin eserinin beşte biri, Nizâmî’nin eserinin ise altıda biri hacmindedir. Âhî’nin Hüsrev ü Şîrîn’inin, kaynakların kendisine nazire olarak yazdığını söyledikleri Şeyhî’nin ve Nizâmî-i Gencevî’nin Hüsrev ü Şîrîn’iyle konu bakımından tamamen aynı olduğunu belirtebiliriz. Fırat, Dicle ve Kızılırmak gibi topraklarımıza ait ırmak isimlerini, keza "Rumeli şarâbı" ibaresini kullanması, yerel unsurları eserine aksettirmesi açısından dikkate değer bir özelliktir.
CEMŞÎD Ü HURŞÎD: Bir vakitler Çin’de bilgili ve her işte kudretli bir hükümdar vardı. Memleketi gelişmişti. Emrinde milyonlarca Türk askeri bulunuyordu ki oklarının temreninden ateşler çıkıyordu. Bu hükümdarın Cemşîd isimli oğlu bir gece yiyip içip eğlenirken uykuya daldı. Rüyasında güzel bir kız gördü ve ona âşık oldu. Derdini iyi bir ressam olan bezirgânına açtı. Bezirgân çok gezmiş, çok görmüş bir insandı. Kendisine tarif edilen kızın Rum Kayserinin kızı olduğunu anladı. Bu kızın bir resmini yaptı. Böylelikle Cemşîd, rüyada görüp sevdiği kızın kim olduğunu anlamış oldu. Bu andan itibaren Cemşîd daha da çok acı çekmeye başladı ve hastalandı.
Çin’de kendisine gösterilen hiçbir kızı beğenmeyip günden güne solan delikanlı bu kızı alabilmek için Rum Kayserinin yanına gitmeğe karar verdi. Yanına Mihrab da (bezirgânı) alarak yola çıktı. Yolda büyük zorluklarla karşılaştı. Perilerle, devlerle, cadılarla çarpıştı. Geçilmez kayalıklardan geçti. Aşılmaz deryalar aştı. Sonunda sevdiği kızın bulunduğu diyara ulaştı. Yine Mihrab’ın yardımıyla sevgilisini buldu. Onunla tanıştı. Cemşîd ile Hurşit birlikte eğlenceler düzenleyerek uzun bir vakit geçirdi. Hurşid’in annesi bir zaman sonra bunların macerasını öğrendi. Ancak kendisini bir tüccar diye tanıtan Cemşîd’e kızını vermek istemiyordu. Hurşid’i uzak bir köşke hapsetti. Bu arada Çın hükümdarı her türlü tehlikeye karşı oğlunu korumak maksadı ile bir ordu göndermişti. Ordunun gelişiyle birlikte Cemşîd Rum sarayına giderek kendini tanıttı. Sarayda çok iyi karşılandı. Fakat o sırada Şam hükümdarının oğlu da Hurşid’i babasından istemek üzere Rum diyarına gelmişti. Cemşîd, Hurşid’in özel bir köşkten kendilerini izlediği bir meydanda bu gençle çeşitli spor müsabakaları yaptı. Bunu Rum Kayseri tertiplemişti. Bu yarışmalarda Cemşîd rakibini her defasında mağlup etti ve Hurşid’i almaya hak kazandı. Bu arada Şam hükümdarı oğlunun Hurşid’le evlenebilmesi, sevdiği kızı alabilmesi- için bir ordu göndermişti.
Cemşîd’in ordusu Şam ordusunu da yendi. İki sevgili evlendiler. Çin’e döndüler. Çin hükümdarı geri döndüğü zaman bütün malını mülkünü oğluna bıraktı. Ve kendisi bir köşeye çekilerek hükümdarlığı oğluna verdi.
ŞEM Ü PERVÂNE: İnsanın, aşk uğruna maddi varlığından vazgeçmesinin, tasavvuf şiirinde ise Tanrı’nın varlığında yokluğa erişmenin simgesi olan şem (mum) ile pervane (kelebek) hikâyesi kitap düzeyinde ilk defa Fars şiirinde Ehli-i Şirazi tarafından işlenmiştir. Osmanlı şairlerinden Zatî, Lamiî Çelebi ve Muidî Şem ü Pervane yazmışlardır. Zatî’nin eseri diğerlerinden daha fazla ilgi görmüştür. Zatî’nin 3937 beyitli Şem ü Pervane mesnevisi, aynı adı taşıyan diğer mesnevilerden son derece farklıdır.
Konusu şöyledir:
Rum padişahı Jale’nin, yaşlanmış olmasına rağmen çocuğu olmamıştır. Allah’a dua ederek bu hasretini gidermesini ister. Bu duadan sonra Pervane isimli çocuğu dünyaya gelir. Müneccimler, çocuğun Şem isimli bir kıza âşık olacağı, bu yolda çok sıkıntılar çekeceği ama sonunda ona kavuşacağı yolunda kehanette bulunurlar. Pervane, bu kehanete uygun olarak, babasının yaptırdığı köşkün duvarında resmini gördüğü Şem’e âşık olur. Şem, Çin hükümdarı Fağfur’un kızıdır. Bütün vaktini bu resmin önünde geçiren Pervane’nin durumuna üzülen babası, onu bu aşktan kurtarmak için resmi duvardan kazıtır. Ancak bu Pervane’nin aşkını artırmaktan başka bir işe yaramaz. Pervane, sevgilisine kavuşmanın yollarını aramaya başlar. Sonunda bir sihirbazın yaptığı büyük bir kuşa binerek Çin ülkesine gider. Şem, tam da o sırada bir seyyahtan kendisinin hikâyesini dinlemektedir ve konuşmalarından Şem’in de kendisine âşık olduğunu öğrenir. Bunun üzerine Pervane ortaya çıkar ve iki âşık kavuşurlar. Ancak durumun öğrenilmesiyle Pervane zindana atılır. Buradan dâyenin yardımıyla kurtulan Pervane, bir kadın aracılığıyla Şem’le mektuplaşmaya başlar. Sonrasında Pervane’nin babası Jale, Şem’i babasından isterse de Fağfur buna razı olmaz. Bunun üzerine Şem saraydan kaçarak Rum ülkesine gider. Kızının kaçtığını öğrenen Fağfur, Rum ülkesine casus gönderir. Rum ülkesinde casusu tanırlar ve ona işkence etmek isterler. Ancak şah Jale buna izin vermez ve casusu serbest bıraktırır. Jale’nin bu hareketinden etkilenen Fağfur âşıkların birlikteliğine razı olur. Fağfur’un ölümü üzerine Pervane Çin tahtına geçer.
YÛSUF U ZÜLEYHÂ: Tevrat (Tekvîn, bab 37-50) ve İncil’de (Resullerin İşleri, 7/9-14) yer almış, Kur’ân-ı Kerîm’de de “ahsenü’l-kasas” (kıssaların en güzeli) diye nitelenen müstakil bir sûrede anlatılmıştır (Yûsuf 12/3-102). İçerdiği öğeler bakımından eski Türk edebiyatında önemli bir kıssa olan Yûsuf ve Züleyhâ hikâyesi XIII. yüzyıldan itibaren şairler arasında hayli rağbet görmüş, XIX. yüzyıla kadar yazılmaya devam etmiştir. Kıssanın kahramanlarıyla başlarından geçenler divanlardaki manzumelerde de telmih yoluyla sıkça anılmış, kıssadan esinlenerek hayaller geliştirilmiş ve bunlar en güzel ifadelerle ortaya konmuştur. Eski Türk edebiyatındaki mesneviler içinde konuyu kendi çağının sosyal yaşamıyla örtüşecek biçimde anlatan şairler oldukça fazladır. Yûsuf’un kuyuya atılması, Ya‘kūb peygamberin sabrı, Züleyhâ’nın tutkulu aşkı ve Yûsuf’un Allah’a tevekkülü hikâyedeki ana temalardır.
Kur’an âyetlerinden ve müfessirlerin rivayetlerinden hareketle kaleme alınan Yûsuf ve Züleyhâ mesnevisi şöylece özetlenebilir: Ken‘an ilinde yaşayan Hz. Ya‘kūb’un on iki oğlu vardır. Bunların küçük kardeşleri Yûsuf bir gece rüyasında on bir yıldız ile ayın ve güneşin kendisine secde ettiğini görür. Rüyasını anlatınca babası kardeşlerine bundan söz etmemesini tembih eder, çünkü kardeşleri Yûsuf’u kıskanmaktadır. Babası Yûsuf’u ne kadar sakınsa da kardeşleri onu bir gün kırlara çıkarıp eğlendirme bahanesiyle babalarından alarak bir kuyuya atarlar ve gömleğini kana bulayarak dönüşte babalarına Yûsuf’un kurt tarafından parçalandığını söylerler. Korktuğu şeyin başına geldiğini gören Ya‘kūb oğlunun hasretiyle o kadar acı çeker ki yaşadığı yer “beytü’l-ahzân, külbe-i ahzân” (hüzünler evi) diye anılmaya başlar. Bir müddet sonra da ağlamaktan gözlerine perde iner. Öte yandan Mısır’a gitmekte olan bir kervan kuyunun yakınında konaklar, su almak üzere gönderilen kişi kuyunun başına gelip kovasını suya daldırınca Yûsuf kovaya yapışarak kuyudan çıkar. Kervandakiler onu yanlarına alarak Mısır’a vardıklarında köle diye satılığa çıkarırlar. Güzelliği bütün şehre yayılan Yûsuf’u Mısır azizinin karısı Züleyhâ satın alır, ergenlik yaşına gelince de ona âşık olur. Yûsuf ise Allah korkusuyla ona karşılık vermez. Züleyhâ’nın kölesine âşık olduğunu duyan Mısır’ın asil kadınları onu kınayınca Züleyhâ kadınları evine davet eder. Önlerine meyve tabakları yanında keskin birer bıçak koydurur ve Yûsuf’u içeriye çağırır. Yûsuf’un güzelliği karşısında şaşkına dönen kadınlar meyve yerine ellerini keserler. Fakat Yûsuf’tan kâm alma isteğinden vazgeçmeyen Züleyhâ bir gün ondan kaçan Yûsuf’un peşine düşer ve tam yakalayacağı sırada gömleğini arkadan yırtar. Olayı öğrenen kocası gerçek suçlunun Züleyhâ olduğu anlaşıldığı halde dedikodulardan çekinerek Yûsuf’u zindana attırır. Yûsuf zindanda iken peygamberliğe erer ve kendisine rüya tabiri bilgisi verilir. Mısır sultanının gördüğü bir rüyayı tabir edince zindandan çıkarılır ve ülkenin malî işleriyle görevlendirilir. Sultanın rüyasından hareketle aldığı tedbirler sayesinde yedi yıl süren bolluk zamanında erzak biriktirip ardından gelen yedi yıllık kıtlık döneminde ülkeyi sıkıntıdan kurtarır. Bu sırada kardeşleri erzak almak için Mısır’a gelince onunla karşılaşırlar. Yûsuf anne bir kardeşi Bünyamin’i yanında alıkoyup diğer kardeşleriyle gömleğini babasına gönderir. Ya‘kūb gömlekten Yûsuf’un kokusunu alınca onun yaşadığını anlar ve gömleğin gözlerine sürülmesiyle tekrar görmeye başlar. Daha sonra Yûsuf bütün ailesini Mısır’a davet eder, Ya‘kūb da ailesiyle birlikte Mısır’a gider. Yûsuf’u selâmlamak üzere hepsi önünde eğilir, böylece onun rüyası da gerçekleşmiş olur.
VÂMIK U AZRÂ: Hikâyenin ilk kahramanı, Çin ülkesinin çocuk hasreti çeken hükümdarı Taymus’un Turan hükümdarının kızıyla evliliğinden dünyaya gelen Vamık’tır. Diğer kahramanı ise Gazne ülkesi hükümdarının kızı Azra’dır. Azra, ününü duyduğu Vamık’a âşık olurken Vamık da Azra’nın resmini görerek ona âşık olur. Aşk ıstırabına dayanamayan Vamık, Azra’yı bulmak için dostu ve askerleri ile yola çıkar. Derin vadileri, aşılmaz dağları aşarlar, uçsuz bucaksız çölleri, engin denizleri geçerler. Bu yolculuk sırasında perilerle, devlerle, zalim hükümdarlarla mücadele ederler. Yapılan savaşlarda büyük zorluklar çekerler; esir düşerler, kimi askerler hayatlarını kaybeder. Bu sırada Azra da dayanamayıp Vamık’ı aramaya çıkar. Bu yolculuk sırasında Vamık’ın dostlarından onun durumunu öğrenir ve onlar da mücadelenin bir parçası olurlar; çeşitli zorluklar çektikten sonra esir düşerler. Vamık, mücadele ettiği devleri Allah’ın yardımıyla yener ve onların hazinesini ele geçirir. Bu son zaferden sonra iki âşık kavuşur. Birlikte Azra’nın ülkesi Gazne’ye giderler. Vamık’ın babasının da oraya gitmesiyle düğün hazırlıkları başlar. Görkemli bir düğünle Vamık ile Azra evlenir.
(Alıntı)